Diyanet İşleri Başkanı Erbaş’tan Cuma Mesajı

188

Diyanet İşleri Başkanı Erbaş’tan Cuma mesajı

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, yayınladığı Cuma mesajında, musibetler karşısında tedbir, tevekkül ve duanın önemine değinerek, “Mümin, elinden gelen her türlü önlemi alır, akıllı ve sorumlu davranır, kul hakkını gözeterek kendisini ve sevdiklerini tehlikelerden korur” dedi

Değerli kardeşlerim,

Öncelikle Allah’ın selamı, rahmeti, bereketi, yardımı, inayeti, merhameti hepinizin üzerine olsun.

Mübarek bir zaman dilimi olan Cuma vaktinde camilerimizde buluşamadığımız için elbette üzgünüz. Şu anda her bir mümin kardeşimin hüznünü hissediyor, yüreğindeki burukluğu anlıyor, dilindeki duaya ortak oluyorum. Yüce Rabbimiz, en kısa zamanda tekrar coşkuyla ve heyecanla camilerimizde buluşabilmeyi bizlere nasip eylesin.

Aziz Kardeşlerim!

Hepinizin bildiği gibi dünya genelinde yeni koronavirüs salgını hızla yayılmakta ve ülkemiz de maalesef virüs tehdidi altında bulunmaktadır. Bu gerçeği dikkate alan devletimiz, önemli tedbirler ve kararlar almakta, tüm kurum ve kuruluşlarımız halkımızın sağlığını korumak adına üzerlerine düşen görevi büyük bir sorumluluk bilinci ve titizlikle yerine getirmeye çalışmaktadır.

Bu bağlamda Diyanet İşleri Başkanlığı olarak bizler de salgının yayılma hızını ve insan sağlığını tehdit etme düzeyini dikkate alarak Din İşleri Yüksek Kurulumuzun fetvası doğrultusunda birtakım önlemler aldık. 16 Mart 2020 tarihinden itibaren virüs tehdidi bitene kadar camilerde cemaat ile namaz kılınmasına ara verdik ve bu kararımızı milletimizle paylaştık. Vatandaşlarımızın sağlığını korumaya, bilhassa yaşlılarımızın can güvenliğini sağlamaya ve muhtemel zararları önlemeye yönelik alınan bu karara uymanın insani ve vicdani bir sorumluluk olduğunu dile getirdik. Sağduyulu halkımızın desteği bizleri memnun etmektedir.

Toplumun huzur ve güven içerisinde yaşamasını hedefleyen İslam’ın temel ilkelerinden biri de insan hayatını korumaktır. Bu ilke gereği, insanın canına halel getirecek davranışlarda bulunmak, dinimizce büyük günahlardan biri sayılmıştır. Her insanın akıl ve beden sağlığını koruma hakkı olduğu gibi, diğer insanların sağlığını da tehlikeye atmama sorumluluğu vardır. Bu sebeple, kişisel temizliğe ve çevre temizliğine özen göstermek, sağlıklı beslenmek, uyku ve ibadet düzenini dengeli biçimde ayarlamak her Müslüman’ın vazifesidir. Nitekim Sevgili Peygamberimizin ifadesiyle, sağlık en büyük nimetlerden biri olup maalesef insanların çoğu bunun değerini bilmeyerek aldanmaktadır! Oysa Rabbimiz tarafından insana emanet edilen mümtaz değerler olan aklımız ve bedenimiz, korunmayı ve iyilik yolunda kullanılmayı hak etmektedir.

Yüce dinimiz aynı zamanda Müslümanlardan hastalıklara karşı şifa aramalarını ve tedavi olmalarını istemiştir. Bulaşıcı hastalıklara karşı gereken koruyucu ve önleyici tedbirleri almak da bu bağlamda bizzat Peygamber Efendimiz tarafından emredilmiştir. “Bir yerde veba olduğunu duyarsanız oraya girmeyin, bulunduğunuz yerde veba çıkarsa da oradan ayrılmayın!” buyuran Hz. Peygamber, karantina uygulamasını asırlar önce ümmetine öğretmiştir. “Hastalık taşıyan kişi sağlam kişinin yanına gitmesin!” buyurarak salgın hastalığa karşı tedbirli olunmasını vurgulayan da yine yüce Peygamberimizdir. Bulaşıcı hastalığı olan bir kişiyle musafaha yapmayarak onu geri göndermesi, Peygamberimizin toplum sağlığını koruma yönündeki kararlığını açıkça göstermektedir.

Aziz Kardeşlerim!

Yetkili mercilere göre, insanların toplu halde bulundukları mekânlar koronavirüsün salgın hastalık haline gelmesine uygun bir zemin oluşturmaktadır. Hâlihazırda bu virüse karşı bir ilaç da geliştirilebilmiş değildir. Bu ciddi tablo karşısında şu anda her birimizin yapması gereken şey, musibetler karşısında mümince duruşun üç temel ilkesini hayata geçirmektir. Bu ilkeler tedbir, tevekkül ve duadır.

Öncelikle hepimiz yetkili mercilerin ve sağlık bakanlığımızın uyarılarına harfiyen uyarak tedbiri elden bırakmamakla yükümlüyüz. Allah korusun, özensizliğimiz ve dikkatsizliğimiz yüzünden diğer insanların sağlığını tehlikeye atmak Müslümanca bir tutum olamaz. « Bana bir şey olmaz! Kaderimde ne varsa o gelir başıma!” gibi tedbiri terk eden ve imtihan karşısında sorumluluk üstlenmeyen tavırlar mümine yakışmaz. Çünkü mesele bireysel olmanın ötesinde toplumsaldır ve özellikle yaşlılarımıza, kronik hastalığı olan kardeşlerimize karşı çok daha duyarlı olmak hepimizin görevidir. Zira mümin, elinden gelen her türlü önlemi alır, akıllı ve sorumlu davranır, kul hakkını gözeterek hem kendisini hem de sevdiklerini tehlikelerden korur. Peygamberimizin ifadesiyle, “Müslüman, diğer Müslümanların elinden ve dilinden güvende olduğu kimsedir.”

Diyanet İşleri Başkanlığı olarak işte bu tedbir ilkesi gereği camilerimizde cemaatle ibadete ve Cuma namazlarına ara verilmesini istedik. Peygamberimizin salgın hastalık konusundaki açık beyanları ve uygulamaları, ashab-ı kiramın ve İslam tarihi boyunca Müslümanların hareket tarzları doğrultusunda böyle bir karar aldık. Bütün bir toplumu ve insanlığı tehdit eden bir salgın sebebiyle alınan bu kararlara uymamak toplum sağlığını tehlikeye düşürecek ciddi bir hata, büyük bir vebal ve kul hakkı ihlalidir. Dolayısıyla söz konusu kararlara uymak dinî bir gerekliliktir; cuma ve cemaatle namaz konusunda ısrarcı olmak ise dinen caiz olmayan bir tutumdur.

Kıymetli Kardeşlerim!

Musibetler karşısında mümince bir tavrın ikinci ilkesi ise, tevekkül ve ilahi iradeye teslimiyettir. Bizler bir yandan tedbirimizi alırken, diğer yandan takdire rıza göstermeliyiz. İsyan ve taşkınlık değil, iman ve sekinet ile olaya yaklaşmalıyız. Şurası bir gerçek ki, bugün dünyamızın ve bütün insanlığın çok ciddi sorunları, sıkıntıları var. Yeryüzü küresel meselelerle kuşatılmış gibidir. Gözle görünmeyecek kadar küçük bir virüsün tüm dünyada hayatı alt üst etmesi, insanlığın bu ani değişim karşısındaki acziyeti elbette ibretlik bir durumdur. O halde, Cenab-ı Hakkın eşsiz kudretine, ilim ve hikmetine olan inancımızı bir an bile yitirmeden O’na dayanıp O’na güvenmeli ve O’ndan yardım dilemeliyiz.

Yaşadığımız bu sancılı süreçte bir Müslüman olarak en önemli değerlerimizden biri olan tevekkül değerine sarılmamız gerekiyor. Tevekkül; “Hedefe ulaşmak için gerekli olan maddi ve manevi sebeplerin hepsine başvurduktan ve yapacak başka bir şey kalmadıktan sonra Allah’ın bizimle beraber olduğunu hatırdan çıkarmadan O’na dayanıp güvenmek, ötesini O’na bırakmak ve bu konuda O’na sonsuz bir güven beslemek” demektir. Bu muhkem inanç, insana güç ve kuvvet verir. Gerek karşılaşmak istemediğimiz, kaçındığımız sonuçlar konusunda gerek ulaşmak istediğimiz sonuçlar hususunda takınmamız gereken tavır; “De ki, ‘Bizim başımıza ancak Allah’ın bizim için yazdığı şeyler gelir. O bizim yardımcımızdır.’ Öyleyse müminler, yalnız Allah’a güvensinler” ayetiyle işaret edilen tavırdır.

Özetle, bizler sahip olduğumuz bütün imkân ve yeteneklere rağmen temelde zayıf varlıklarız. Karamsarlık, korku ve endişe gibi durumlar, bizdeki zayıf tabiatın en belirgin göstergelerindendir. Fakat endişe veya korkudan ziyade güven duygusu hayatı yaşanabilir kılacaktır. Bu sebeple, Yüce Allah’ın bize bu konudaki ikramı olan tevekkül değerine sarılmalıyız.

Her konuda olduğu gibi bu konuda da rehberimiz, Sevgili Peygamberimize (s.a.s.) kulak vermeliyiz. Nitekim o; “Müminin başka hiç kimsede bulunmayan ilginç bir hâli vardır. Onun her işi hayırdır. Eğer bir genişliğe, nimete kavuşursa şükreder ve bu onun için bir hayır olur. Eğer bir darlığa musibete uğrarsa da sabreder ve bu da onun için bir hayır olur.” Buyurmuştur.  Dolayısıyla bizler karşılaştığımız her meseleyi mümin feraseti ve tevekkül bilinciyle yorumlamalı, sabır ve şükür terazisinin dengede kalmasını sağlamalıyız.

Diğer yandan etkenler ve sonuçlar ne olursa olsun, yaşadığımız hiçbir olayı varoluş sebeplerimizden biri olan “yeryüzü imtihanı”ndan ayrı düşünemeyiz. Çünkü bu dünya, bir imtihan yeridir. Haddi zatında ömür dediğimiz sermaye, hayat dediğimiz zaman dilimi, aslında imtihan için bize tanınan süredir. Dolayısıyla, insanın karşısına çıkan her türlü sıkıntı, zorluk, acı, yokluk, dert ve musibet imtihanın birer parçasıdır. Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim de iman edenlerin mutlaka sınanacağını belirtir.

اَحَسِبَ النَّاسُ اَنْ يُتْرَكُٓوا اَنْ يَقُولُٓوا اٰمَنَّا وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ ﴿٢﴾

 “İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece ‘iman ettik’ demeleriyle kurtulacaklarını mı sandılar? Andolsun ki, biz onlardan öncekileri de imtihandan geçirmişizdir…” Ayeti, bu gerçeği bize haber vermektedir.

Diğer bir ayette ise Rabbimiz şöyle buyurmaktadır;

وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الْاَمْوَالِ وَالْاَنْفُسِ وَالثَّمَرَاتِۜ وَبَشِّرِ الصَّابِر۪ينَۙ ﴿١٥٥﴾

اَلَّذ۪ينَ اِذَٓا اَصَابَتْهُمْ مُص۪يبَةٌۙ قَالُٓوا اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَۜ ﴿١٥٦﴾

“Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz. Sabredenleri müjdele. Onlar; başlarına bir musibet gelince, « Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allah’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz » derler.”

Bu salgın da şüphesiz insanlık tarihinin ağır imtihanlarından birisidir. İlahi imtihan karşısında bizlere düşen, imtihanı kazanma gayreti olmalıdır. Zaten Cenab-ı Hak katında önemli olan da sınanma ile karşılaşınca inananların ortaya koyacağı sağlam tavırdır. Bu sağlam tavrın sacayakları tedbir-tevekkül ve duadır. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) böyle güçlü bir duruşu şöyle anlatır: “Mümin, taze ekine benzer. Rüzgâr hangi taraftan eserse onu o tarafa yatırır. Rüzgâr sakinleştiğinde ise yine doğrulur. İşte mümin böyledir; bela ve musibetler sebebiyle eğilir fakat yıkılmaz.

Kıymetli Müminler!

Biz biliyoruz ki doğumlar, ölümler, tabiat olayları, afet ve musibetler kısaca iyi veya kötü, hayır veya şer her şey, Cenâb-ı Hakk’ın izni ve iradesi ile meydana gelir. Bütün tedbirlere rağmen insanoğlu musibete maruz kalabilir. Bu yüzden öncelikle karşılaştığımız olaylara soğukkanlı ve metanetli şekilde yaklaşmalı ve zorlukların üstesinden nasıl geleceğimize odaklanmalıyız. Bunun geçici dünya hayatının bir imtihanı olduğunu bilmeli, umudumuzu ve direncimizi kaybetmemeliyiz. “Acaba bizden kaynaklanan bir kusur ya da hata var mı?” diye düşünmeli, kendimizi de muhasebeye çekmeliyiz.

Zira musibetlerin meydana gelmesinde kimi zaman insanların da kusurlarının bulunduğunu yüce Allah bizlere bildirmektedir. O Kur’an-ı Kerim’de bu konuyu şu şekilde bizlere hatırlatmaktadır;

وَمَٓا اَصَابَكُمْ مِنْ مُص۪يبَةٍ فَبِمَا كَسَبَتْ اَيْد۪يكُمْ وَيَعْفُوا عَنْ كَث۪يرٍۜ ﴿٣٠﴾

“Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizin yaptığı işler yüzündendir. Allah yaptıklarınızın çoğunu affediyor (da bu yüzden size musibet vermiyor)”buyurmaktadır.

Bu noktada şunu belirtmeliyim ki, bugün küresel boyutta yaşadığımız sorunlarda, insanoğlunun zaaflarının, ihtiraslarının, sorumluluk bilincini ihmal etmesinin önemli bir payı vardır. Mesela küresel bir çevre sorunu olarak havanın, suyun, toprağın kirletilmesi, atmosferin zedelenmesi gibi meseleler bütün insanlığı ilgilendiren büyük hadiselerdir. Dolayısıyla, sözü edilen olumsuz tablo, esasında insanoğlunun hatalarının bir sonucudur. Bu da insan-çevre ilişkisini başta sorumluluk duygusu olmak üzere emanet, güzel ahlak ve salih amel bağlamında yeniden gözden geçirmenin elzem olduğu sonucunu ortaya koymaktadır. Aksi takdirde yaşanacak çevresel krizlerin, küresel musibetlerin, yaşadığımız dünyayı topyekûn kaos ve kargaşaya sürüklemesi kaçınılmazdır.

O halde insanın başına gelen her şeyde bir imtihan boyutunun varlığını göz ardı etmeden, yaşanan hadiseleri özeleştiri ve nefis muhasebesi çerçevesinde değerlendirmek, daha güvenli ve güzel bir gelecek inşa edebilmemizin yolunu açacaktır.

Değerli Kardeşlerim!

Musibeti göğüslerken her müminin asla unutmaması gereken üçüncü ilkemiz ise duadır. Dua müminin en güçlü dayanağı, en büyük korunağı, en etkili devasıdır. Zira zihnî, kalbî ve bedenî yorgunluk, sıkıntı ve çaresizliklerin giderilebilmesi için sekinete ve Rabbimize ilticaya her zamankinden daha çok ihtiyacımız bulunmaktadır. Bunun temin edilmesi için de en özel ve bereketli yardımcımız hiç şüphesiz duamızdır. Bizler Allah’a muhtaç olduğumuz kadar O’na duaya da muhtaç olan varlıklarız. Rabbimiz bizim duamıza değer verir ve Kur’an’da şöyle buyrulur: “De ki: Kulluğunuz ve niyazınız olmasa Allah size ne diye değer versin’”

O halde aziz kardeşlerim, bu dönemde her zamankinden daha fazla duaya sarılalım, Kur’an okuyalım, zikir ve tesbihatta bulunalım, hatalarımız için tövbe ve istiğfar ederek Rabbimizden bağışlanma dileyelim. Peygamber Efendimizin şu kutlu nasihatine kulak verelim: “Sizden her kime dua kapısı açılmış ise, ona rahmet kapıları açılmıştır. Allah’tan bir şey istenecekse afiyetten daha güzel bir şey istenemez. Dua, başa gelen ve henüz yaşanmayan belâlara karşı fayda sağlar. Ey Allah’ın kulları, duaya sarılınız!”

Değerli Kardeşlerim!

Sözlerimin sonunda bir kez daha ifade etmek isterim ki, millet olarak tarihten günümüze nice zorlukları birlik ve beraberlik ruhuyla aştık elhamdülillah. Şu anda mücadele ettiğimiz virüs salgınını da sabırla, soğukkanlılıkla, sağduyuyla aşacağız inşallah. Tevekkül ile takdire rıza gösterirken, alınan bütün kararlara ve tedbirlere de riayet edeceğiz. Daha çok dua ve tövbe edecek, zikir ve tefekkürle maneviyatımızı güçlendireceğiz. Birbirimize karşı duyarlı ve anlayışlı olacağız. Fitneden, asılsız ve korku yayan haberlerden uzak duracağız.  “Allah, indirdiği her hastalığın muhakkak şifasını da vermiştir.” buyurarak insanlığa ümit aşılayan Peygamberimize güveneceğiz.

Yüce Rabbimiz hepimize akıl, feraset ve hikmetle davranmayı nasip etsin.

Zorluklarımızı kolay eylesin.

Şerleri hayırlara tebdil eylesin.

Hastalarımıza acil şifalar lütfeylesin.

Kardeşliğimizi daim ve güçlü eylesin.

Bu süreçte başta sağlık görevlilerimiz olmak üzere gece-gündüz demeden milletimize hizmet eden kardeşlerimize yardım eylesin.

Sözlerimi Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin şu mısralarıyla bitirmek istiyorum. “Hak şerleri hayreyler. Zannetme ki gayr eyler. Arif anı seyr eyler. Mevla görelim neyler. Neylerse güzel eyler.”

 

Prof. Dr. Ali Erbaş

Diyanet İşleri Başkanı